06 Ağustos 2009 Perşembe
23 Temmuz 2009 Perşembe
Karanlıktan Aydınlığa...
Başlangıçta hiç korkutucu değildi. Bilakis yakışmıştım da kendimce karanlığa. Saklanmak, görünmemek için örtünmüştüm üzerime tereddütsüz.
“Ne çıkar kendi varlığımı görmesem bundan sonra” derken tam, boğazıma dolanan parmakları yalnızlığın, acıtmaya başlamıştı artık canımı. Yine de çıkartmıyordum sesimi, alıştı diye karanlığa gözlerim. Silüetlerini seçebiliyordum tüm eşyaların. Oysa sadece renkleri değildi giderek hatırlayamadığım; hepsi siyahın tonlarında, hepsi belli belirsiz, iki boyutlu.
Koyu bir çizgiyle ayrılıyordu varlık ile yokluk ve ayırmak gittikçe imkansız bir hal alıyordu ikisini birbirinden. Farkı yoktu uyumakla uyanık olmanın. Yeni bir saatin bir öncekinden farkı yoktu. Unutuyordum zamanı, unutuyordum uyanık olduğumu aslında, dalarken boşluğuna uzun uzun hayatımın.
Sonra hiç kıpırdamadım bir süre. Sonra bir süre daha. Artık kıpırdamıyordum hiç...
Beklemediğim bir anda...
Bir ışık yandı odanın karanlığında...
O karanlık, boş dünyada, küçük, beyaz bir ışık...
Umut dolu, giderek güçlenen, cesur bir ışık; başkaldırıyordu odanın karanlığına...
Büyüdükçe aydınlık, eli yüzü açılıyordu çevresindeki objelerin. Siliniyordu silüetleri. Renklere bürünüyordu var olan her şey, belirginleşiyordu. Hiçbiri aynı değildi birbiriyle. Büyüklükleri, şekilleri, renkleri aynı değildi.
Büyüdükçe aydınlık, içine alıyordu beni de, karanlığını da düşüncelerimin. Ellerim vardı, kollarım, ayaklarım, gövdem vardı. Ben vardım. Saatin kaç olduğunu merak ettim ilk. Günlerden hangi günde olduğumu. Var olan her şeyi görmek, bilmek, dokunmak, tatmak istiyordum. Müthiş bir coşkuydu bedenimi saran.
Ilık bir duşa almak, güzel bir yemek yemek, neşeli şarkılar dinlemek istiyordum. Yaşamak istiyordum, daha önce istemediğim kadar. Yeniden başlamak gibiydi uyanmak aydınlığa.
Fırladım yerimden. Kucakladım önce kendimi, sonra irili ufaklı ne varsa odamda. Perdeleri açtım, güneş vardı dışarıda, içeri dolan güneşi kucakladım. Yaşamı kucakladım doya doya. Derin bir nefesle doldurdum tüm boşluklarını ciğerlerimin. Tüm boşlukları dolduran ışık gibi.
O ışık sendin...
Sonra sen ben oldun...
Sen, ben, biz olduk...
Biz ışık olduk...
Işığını yakan herkes biz oldu...
Biz büyüdü, büyüdü, kocaman bir aşk oldu...
Biz aşk olduk...
Işığa aşık olduk...
(Bu yazım 21 Temmuz 2009 tarihinde ASHUA Haber portalında yayınlanmıştır)
14 Temmuz 2009 Salı
Biraz Bilgilenmeye Ne Dersiniz?... Yaşam Alanımıza Sahip Çıkalım!
Ülkemizde son yıllarda yaşanan kuraklık, ister istemez iklim değişikliği ve küresel ısınma tartışmalarını aklımıza getiriyor. Oysa, henüz ikisi arasında bilimsel açıdan bir neden sonuç ilişkisi kuracak durumda değiliz. Konu üzerinde yeterli araştırma yapılmış ve gerekli veriler toplanmış değil. İklim değişikliğinin zaman içinde ortaya çıkacak etkilerine hazırlıklı olmak ve gerekli önlemler alabilmek için ilk etapta bir bilimsel araştırma seferberliği başlatmak gerekecektir.
Bunun neden gerekli olduğunu açıklayabilmek için çok karmaşık bir konu olan iklim değişikliği ve küresel ısınma ile ilgili bazı noktalara değinmemiz gerekiyor.
1. Atmosferde doğal olarak bulunan ve dünyamızın aşırı soğumasını engelleyen sera gazlarının salınımı - özellikle karbon dioksit, metan ve nitrojen oksit - sanayi devriminden bu yana insan faaliyetleri sonucu artış göstermiştir. Doğal geri emme süreçleri zorlanmış ve atmosferdeki sera gazı konsantrasyonları sürekli olarak yükselmiş ; sonuç olarak da küresel ısınma dediğimiz dünyamızın yüzeyinde ortalama sıcaklığın giderek artması oluşumu yaşanmaya başlanmıştır.
2. ABD petrol ve otomobil lobilerinin büyük çabaları sonucu, yıllarca konuya şüphe ile bakılmış, böyle bir oluşumun sadece bir varsayım olduğu iddiaları öne sürülmüştür.
3. Çeşitli ülkelerden 2500 bilim adamının katkıda bulunduğu Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) araştırmaları sonucu, 1995 yılından bu yana iklim değişikliği ve küresel ısınmanın inkar edilemez gerçekler olduğu kabul edilmiştir.
4. IPCC'nin 2000 yılı bitiminde açıklanan en son raporu, ısınmanın önceleri sanıldığından daha hızlı ilerlediğini ve bu yüzyıl içinde yüzeysel ısının ortalama 6. C derece artabileceğini öne sürmüştür. Bilim adamları artık araştırmalarını oluşturdukları çeşitli iklimsel senaryoların bölgesel ve yöresel etkileri üzerine odaklamışlardır. Genel kanı ılıman ve yağışlı bölgelerin daha fazla yağış alacağı ve ısı yükselmesinin tarım ürünlerinde rekolte artışı gibi yararlarının olabileceği yönündedir. Ancak, taşkınlar ve fırtınalar gibi doğal afetlerdeki artışlar da işin olumsuz yönü olabilecektir. Ülkemizin yer aldığı Akdeniz ve Orta Doğu bölgesinde aksine bir gelişim, yani kuraklık art ışı ve tarımsal verimde düşüş öngörülmektedir. Ancak bu kabaca çizilmiş bir çerçevedir. Etkiler yöreden yöreye, hatta bitkiden bitkiye değişiklik gösterebilecektir. Mesela, birçok bitki havada karbon dioksit yoğunluğu yükselince daha az suyla yaşayabilmekte ve gelişebilmektedir. IPCC raporunda bu duruma örnek olarak BAZI MEŞE TÜRLERİ verilmekte, kuraklık koşullarına uyum yapmakta bu ağaçların ne kadar becerikli oldukları belirtilmektedir.
5. Biz yüzlerce sayfa tutan IPCC raporunun ancak bazı bölümlerini inceleyebildik. Bilim adamlarımızın özellikle ülkemizi ilgilendiren bölümleri dikkatle inceleyeceklerine eminim. Türkiye raporun Akdeniz ve Orta Doğu bölümlerinde incelenmiş ve biyolojik çeşitlilik zenginliğinden dolayı özel önem verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Rapor, Türkiye birçok bitki ve meyvenin yabani atalarının anavatanı olduğu için, bu genlerin korunması açısından iklim değişikliğinin buradaki etkilerinin özenle araştırılması gerektiğinin altını çizmektedir.
6. Bölgemizde zaten su kıtlığı, kuraklık ve toprak erozyonu sorunlarının ciddi boyutlarda olması nedeni ile, küresel ısınmanın ZARARLI ETKİLERİNİ EN ÖNCE VE EN ŞİDDETLİ BİÇİMDE yaşayabileceğine dikkat çekilmektedir. Bu zararların da en kurak değil, yarı kurak yörelerin mera ve tarım arazilerinde en çok etkili olacağı tahmin edilmektedir.
7. Biliyorsunuz, 1992 Rio Dünya Zirvesi'nden sonra bir uluslararası İklim Değişikliği Sözleşmesi imzalandı. Daha sonra bu sözleşme, 1997 Kyoto Protokol'ü ile güçlendirildi. Bu protokol ile sera gazı emisyonlarının zaman içinde kalkınmış ülkeler tarafından ortalama yüzde 5 oranında indirgenmesi koşulu getirildi. Geçtiğimiz yıl sonunda, Kyoto'nun uygulama ilke ve yöntemlerini belirlemek için Lahey'de yapılan toplantı tam bir fiyasko ile sonuçlandı, hiçbir karar alamadan dağıldı. Sera gazı salımlarının en büyük sorumlusu olan ABD, Avustralya, Kanada ve Japonya gibi bazı ülkelerle işbirliği içinde emisyon indirimlerini asgari seviyeye çekmenin savaşımını verdi.
8. Eğer Lahey toplantısı başarılı olsa idi ve emisyon indirimi uygulamaları sağlam kazığa bağlanabilseydi, küresel ısınma sorunu çözülmüş mü olacaktı? Asla! Bilim adamlarına göre küresel ısınmanın geri döndürülmesi çok zor. Atmosferde biriken sera gazları yüzlerce yıl orada kalacaklar ve konsantrasyonların orta vadede düşürülmesi için fosil yakımı ve sanayiden kaynaklanan emisyonların yüzde 50 ila 70 oranında aşağı çekilmesi gerekiyor. Bu da bildiğimiz üretim ve tüketim sistemlerinin kökünden değiştirilmesi gibi siyasi ve ekonomik uygulama şansı, hiç değilse günümüzde, hiç bulunmayan bir senaryo ortaya koyuyor. Bunun gerçekleşmesi için kalkınmış ülkeler yaşam biçimlerinde radikal değişiklikler yaparken, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan devlerin kalkınma heveslerinden tümüyle vazgeçmeleri gerekiyor. Tam bir olmayacak duaya amin tablosu ortaya çıkıyor. Peki sözleşme neden yapıldı? Çevreci kamuoyunu oyalamak için mi ? Uzmanlara göre kısıtlı oranda emisyonindirimi bile piyasaları etkileyecek ve temiz enerji yatırımları çok daha cazip hale gelecek. Yeni teknolojiler için araştırma geliştirme fonları artırılacak, zaman için de maliyetler düşecek ve bu teknolojilerin uygulanması ekonomik olmaya başlayacak.
9. Bu arada, orta vadede , hatta belki de uzun vadede, tek seçeneğimiz değişen iklim koşulları altında yaşamayı, tarım yapmayı, su kullanmayı öğrenmek. Bunun yolu da hem toprağı, hem suyu, israf etmeden, kirletmeden, bozmadan, kullanmayı öğrenmekten geçiyor.
10. Dünyamızın zaten giderek büyüyen bir sorunu olan su kıtlığının, küresel ısınma sonucu vahim boyutlara varacağını düşünen uzmanlar var. İngiliz hükumetinin geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir raporu bugün toplam küresel nüfusun 1.7 milyarı su kıtlığı çekerken, bu rakamın 2025 yılında 5 milyarı aşacağı tahmininde bulunuyor. Bu şartlarda, aşırı su kıtlığı çekmeyen ama sandığımız gibi su zengini de olmayan ülkemizin ileriye yönelik önlemler almada gecikmesi, kıtlık, açlık ve sosyal patlamalara yol açabilir.
Okumuş olduğunuz yazı, TEMA Vakfının internet sitesinde yer alan Çevre Kütüphanesinden (http://www.tema.org.tr/Sayfalar/CevreKutuphanesi/CesitliKonular.html) alınmıştır.
Daha bilinçli olmak isteyen ve yaşadığı dünyaya, yaşam alanlarına, yaşamına ve dolayısıyla kendisine daha fazla değer verip, sahip çıkmak isteyen herkesi TEMA Vakfının sitesini ziyarete davet ediyorum.
Hepimizin elinden daha fazlası mutlaka gelir... Kendimize ve özümüzdeki güce inanalım..! Bize verilen bu hayatın hakkını sonuna kadar verelim.
22 Haziran 2009 Pazartesi
Ümit Yaşar Oğuzcan... Sevi Şiiri
Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
Bana her zaman dost, her zaman sevgili
Ben senin en çok ellerini sevdim
Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
Nice güzellikler gördüm yeryüzünde
En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak
Ben senin en çok gözlerini sevdim
Kah çocukça mavi, kah inadına yeşil
Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
Hiçbiri gözlerin kadar anlamlı değil
Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
Unutturur bana birden acıları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman
Ben senin en çok davranışlarını sevdim
Güçsüze merhametini, zalime direnişini
Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini
Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
Tüm çocuklara kanat geren anneliğini
Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
Sensin, her şeyin üstünde tutan sevgini
Ben senin en çok bana yansımanı sevdim
Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...
13 Haziran 2009 Cumartesi
Değişimlerin En Güzeli...
Sahiplenmeye gelmez aşk.
Biçimlendirilemez.
İsimlendirilemez.
Ötelenemez ve aceleye getirilemez. Zamanı dahi yoktur aşkın, ne de ince ince tutulan hesapları.
Müzik çalmaya başladı mı dans eder aşk, bir kıvılcımla alevlenir, döner gelişigüzel eksenlerde, başını döndürür insanın.
Yeşille yeşillenir, kırmızıyla kırmızılanır... değişkendir. Tahmin edilemez. Ezberlenmiş sözlere kulak asmaz. Kendi doğaçlamaları vardır. Bir piyanonun eşliğinde göz göze düetleri sever mesela. Bir de keyifle kaldırılırken kadehler, kontrolsüz gülüşleri.
Gücünü iki’den alır, kendini cesaretle açabilen yüreklerin vuruşlarından bir de. Sınırları, sen’leri, ben’leri yoktur. Yeri yoktur geçmişin izlerine, korkulara, üçüncü kişilerin gölgelerine. Yeri yoktur karanlığına düşüncelerin.
Yumuşacık dokunuşları vardır aşkın, kimseleri ürkütmeyen ve incitmeyen, kıvrımlarını birbirine kenetlenen iki elin. Sürükleyebilir peşinden bir ulusu gecenin bir yarısı öte yandan, ihtilaller yazar kitaplara isterse sahip olduğu güçle.
Verilmiş tüm vaatleri bir kalemde silebilir aşk; bir sabah güneşin doğuşuna dönerse biri yüzünü, diğeri sırtını, daima beraber olacağını söylese de bedenler.
Su gibi akmayı sever aşk; takılmaz hiçbir engele. Yolunu her zaman bulur, içinde tortusu yoksa ve kendi tortusu, içinde birikmezse eğer.
Şeffaf ve göz kamaştıran bir büyüsü vardır aşkın, bakınca içini gösteren, dürüst ve açık sözlü. Karşılıklı oynanan bir oyun değildir... hamleleri her zaman geri teper.
Aşk coşkudur...
Aşk şölendir...
Aşk rengarenktir...
Aşk nefestir...
Aşk yaşamdır...
Aşk düşünmek değildir... karmaşık hiç değil.
Aşk hissettiğindir.
Ve aşk, eğer istersen, değişimlerin en güzelidir.
AŞK... ALIR SEN’İ, DÖNÜŞTÜRÜR ÖZÜNDEKİ ASIL GÜZELLİĞE... AÇABİLİRSEN YÜREĞİNİ CESARETLE...
03 Haziran 2009 Çarşamba
Değişim Başlıyor...
Türksat Uydusu: 3/A 158. Kanal
Frekans 11096 Sembol:30000 Polarizasyon: Dikey FEC: 5/6
26 Mayıs 2009 Salı
Kimse Yeterince Haklı Değil, Ne de Kimse Yeterince Masum...
Bekler mi adı konmamış hayatlar?
Hazır değiliz yalnızlığa...
Dilimizde iyileşmeyen bir yara var,
Son sözünü söyleyen, yine bencil, içine hapseden o çerçevesiz aynalar...
İnsanlar bekliyorlar... bir seçim yapmış gibi bekliyor sonucunu, evlerinde ışıklarını güne kapatanlar. Arkası gelmiyor konuşmaların; her vaadin, her tesellinin içinde kasıtsız yalanlar var.
Sevgisizlik değil bunca yaprağı döken, sevgisizlik değil yılları çalıp götüren. Sevgisizlik; suratlarımıza kapatılan kapılar, bizi birbirimizden ayıran anlamsız nedenler ve yüzümüzü, sözümüzü, giysimizi, yollarımızı, denkliğimizi kıyaslayanlar...
İçine zehir gibi bir acı bulaşmış gözlerimizin.
Ağlıyoruz sessizce ve ıslatmadan yerleri.
Aşk, bir söylentiye göre son vapurla demir alıp gitmiş uzaklara,
Hala ellerimiz titreyerek sallanıyor havada
Ve herkes bir başkasına atıyor bu gidişin suçunu.
Kimse yeterince haklı değil, ne de kimse yeterince masum, ama bir rivayetin yalancısı sandığımız hayatın, yalnızlığını sindirmeye çalışıyoruz ısrarla.
Kimse kimseyi beğenmiyor yeterince ve sonu gelmiyor terk edilişlerin.
Ne sonbahar bekliyor, ne adı konmamış hayatlar sıramızın gelmesini. Böylece geçiyor herkes birbirini, sözde yaşanmayan bir mutsuzlukta...
Ve hiçbirimiz dile getirmiyoruz gerçekte ne istediğimizi.
Kimse ağzını açıp göstermiyor dilinde açılan yaraları.











