Sen Temmuz Ol, Ben Ağustos Yar...
Kavrulmuş badem rengi tenimizde sıcak yaz günlerinin izi, parmak uçlarımızda kumsaldan taşıdığımız kum taneleri var... unutalım doğarken koydukları isimlerimizi, bu aşkla ikimiz de yeniden dünyaya geldik, sen Temmuz ol, ben Ağustos yar.
Kurumuş çoktan Ege’nin mavisi yüzlerimizde, gözlerimizde yangın bir sevdanın ışıltıları, alnımızda denizden çaldığımız tuzun beyazlığı var... unutalım bir an için nereden geldiğimizi bu kıyılara, sen çakıl taşlarını okşayan dalgacıklar ol, ben küçük midye kabukları yar.
Güneş dokunmuş her yanımıza, dokunmuş zeytin ağaçlarına, sarı saçlarına ayçiçeklerinin bütün gün, batısını boyarken kırmızıya ada sahillerinin, bir elimde elin, diğer ellerimizde büyülü bir akşamı selamlayan kadehlerimiz var... unutalım sarhoş ruhlarımıza giydiğimiz bedenlerimizi, sen buzlu kahve likörünün ilk yudumu ol, ben kadehteki dudak izi yar.
Bir yol çıkmış önümüze, kuş uçmaz, kervan geçmez, sorsan kimseler bilmez, göze almayan girmez, daracık, eğri büğrü, taş toprak bir yol, aşkın gözü kara, serde fark etmez birlikte olduktan sonra, ucu hep aynı yere çıkar keşiflerinin sevdalıların, yanımızda üç beş parça eşya, aklımızda o cennet köşenin hayali var... ne fark eder kaybetsek yolumuzu, sen denizcilerin feneri ol, ben çoban yıldızı yar.
Kokuları karışmış yüzlerce yaşamın, tarih yazılı duvarlarıyla bağrına basmış bizi kuleli bir konak, adını unutmuş eski rum evlerinin arasından uzanan dar sokaklarla kuşanmış yıkık dökük bir kilisenin anılarına dokunan yüreklerimizde oralarda yaşanmış gizli destanların atışları var... yeniden yazılsın, mutlu sonla bitsin tüm kırık aşk hikayeleri, sen Eleni ol, ben Giritli Mustafa yar.
Tatlı bir rüzgarı almışız sırtımıza, seyrediyoruz sarmaş dolaş bir tepenin üzerinden uzaklardan geçen bembeyaz gemileri, uçuşan kelebekleri, bulutların türlü biçimlerinde seyrediyoruz karşılaştığımız andan bugüne bir şiir gibi uzayıp giden doyumsuz günlerimizi, kulağımızda martıların, kumruların, cırcır böceklerinin bitmeyen ezgileri var... hiç bilmesek de olur ötesini, paylaştığımız şu benzersiz dinginlikte, sen en değerli söz ol, ben yazayım yar.
Düşünüyorum ne de güzel düşmüş ay ışığı omuzlarına gece karası bukleler, kıskanıp uzanmış boylu boyunca yanında ay ışığından yakamozlar simsiyah sularına Ege’nin, şimdi şurada oturup kitaplar dolusu seni anlatasım var... sen deniz ol, sen kelebek ol, sen sümbül ol, sen zeytin ol, sen bir ömür yanımda ol, ben seni seyredeyim, seni koklayayım, seni tadayım, seni seveyim yar.
Kavrulmuş badem rengi tenimizde sıcak yaz günlerinin izi, parmak uçlarımızda kumsaldan taşıdığımız kum taneleri var... unutalım doğarken koydukları isimlerimizi, bu aşkla ikimiz de yeniden dünyaya geldik, her yaz tazelendik, sen Temmuz ol, ben Ağustos yar.








2 yorum:
çok güzel bir yazı ..tebrik ederim..
Yorum Gönder